Acıyla Yoğrulan Bir Bilgelik: Meşa Selimoviç

Meşa Selimoviç, Balkan edebiyatının sadece bir yazarı değil, aynı zamanda o coğrafyanın vicdanı, hafızası ve en derin felsefi sesidir. Onu anlatmak, biraz da insanın iktidarla, inançla ve kendi içindeki karanlıkla olan bitmek bilmeyen savaşını tasvir etmek gibidir.

Selimoviç’i anlamak için de aslında onun hayatının kırılma noktalarını, edebi dehasının köklerini ve eserlerindeki o sarsılmaz dürüstlüğü katman katman incelemek gerekir. Ancak biz burada Selimoviç’i tanımak isteyenlere bir portre sunacağız.

1910 yılında Bosna-Hersek’in Tuzla şehrinde doğan Selimoviç, Müslüman bir ailenin çocuğuydu ancak kendisini hep “Yugoslav” ve bir yazar olarak tanımladı. Belgrad’da eğitim gördükten sonra İkinci Dünya Savaşı’nın kaosu içinde komünist partizanlara katıldı.

Savaştan zaferle, ideallerle ve yeni bir dünya kurma umuduyla çıktı.

Ancak Selimoviç’in hayatını ve tüm edebi kariyerini şekillendiren olay, 1944 yılının sonunda yaşandı. Kardeşi Şefkiya, partizan ordusunun bir subayıyken, bir depodan ev eşyası aldığı gerekçesiyle kendi yoldaşları tarafından kurşuna dizildi. Şefkiya’nın suçu, savaştan sonra boş bir eve yerleşecek olmasıydı.

Meşa bu olayı öğrendiğinde yıkıldı; çünkü kardeşi için af dilememiş, partiye olan sadakatiyle kardeşine olan sevgisi arasında kalmıştı. Bu korkunç suçluluk duygusu ve sistemin acımasızlığı, yirmi yıl boyunca içinde demlendi ve sonunda “Derviş ve Ölüm” kitabıyla adeta dünyaya haykırıldı.

Selimoviç’in eserleri, Doğu’nun mistisizmi ile Batı’nın rasyonel ve varoluşçu felsefesinin kusursuz bir birleşimidir. O, karakterlerini yaratırken sadece onların fiziksel hareketlerini değil, zihinlerinin en kuytu köşelerini kağıda döker.

Derviş ve Ölüm: Bu roman, dünya edebiyatının en güçlü psikolojik metinlerinden biridir. Mevlevi Şeyhi Ahmed Nureddin üzerinden, insanın devlet aygıtı karşısındaki zavallılığını anlatır. Başta nizamı savunan, kurallara inanan derviş; kardeşinin haksız yere öldürülmesiyle sarsılır. Selimoviç burada şu soruyu sorar: “Bir insan, adaletsiz bir düzende hem dürüst kalıp hem de hayatta kalabilir mi?

Kale: Bu eserinde ise savaştan dönen Ahmet Şabo’nun hikayesini anlatır. Kale, sosyal izolasyonun ve insanların birbirine ördüğü görünmez duvarların bir simgesi olarak kitapta yer alır. Selimoviç, insanın ancak sevgi ve samimiyetle bu kaleleri yıkabileceğini savunsa da, dünyanın ne kadar acımasız bir yer olduğunu da hatırlatmaktan geri durmaz.

Selimoviç’in dili, bir nehrin akışı gibi sakin olsa da derinden gelen bir gürültüye de sahiptir. Onun cümleleri birer aforizma değerindedir.

Selimoviç’e göre iktidar, doğası gereği kirlidir. Kimin elinde olursa olsun, güç sahibi olan kişi yavaş yavaş vicdanını yitirir. Bu yüzden onun kitaplarında anlattığı karakterler genellikle bu devasa çarkın altında ezilen ama ezilirken de kendilerini sorgulayan figürlerdir.

Onun kahramanları kalabalıklar içinde yapayalnızdır. Ahmed Nureddin tekkesinde, Ahmet Şabo sokaklarda yabancıdır. Selimoviç, insanın en büyük trajedisinin “anlaşılamamak” olduğunu defalarca vurgular.

Selimoviç, karakterlerini determinist bir kadere mahkum etmez. Onlara seçim şansı verir ama bu seçimlerin bedelinin ne kadar ağır olduğunu da gösterir.

Meşa Selimoviç, 1982’de Belgrad’da öldüğünde sadece bir yazar değil, bir düşünce biçimi bırakmıştır. Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan hemşehrisi İvo Andriç ile sıkça kıyaslansa da, Andriç daha tarihsel ve epik bir anlatıcıyken; Selimoviç daha içsel, daha felsefi ve daha huzursuzdur.

Onun kitaplarını okumak, aynaya bakmak gibidir. Kendi korkularımızı, güç karşısındaki boyun eğişlerimizi ve vicdanımızın sızısını o satırlarda buluruz. O, Balkanlar’ın puslu havasını, Osmanlı’nın çöküş dönemindeki o melankolik atmosferi kullanarak tüm insanlığın hikayesini anlatmayı başarmıştır.

Selimoviç okumak derin bir suya dalmak gibidir. Onu Balkanların ruhunu daha derinden anlamak isteyenler mutlaka okumalıdır.

Paylaş