Valter Brani Sarajevo’ya Dair

Sinemada bazı filmler vardır; bir hikaye anlatmanın ötesinde izleyiciler için bir fikre, bir sembole dönüşür. 1972 yapımı Valter brani Sarajevo, tam da bu türden bir film. Yugoslav sinemasının en önemli savaş filmlerinden biri olarak kabul edilen bu yapım, yönetmen Hajrudin Krvavac’ın ustalıklı anlatımıyla yalnızca bir direniş hikâyesi sunmakla kalmaz; kolektif hafızanın nasıl inşa edildiğine dair güçlü bir örnek de ortaya koyar.

Film, II. Dünya Savaşı’nın son dönemine, 1944 yılına uzanır. Naziler, savaşta artık geri çekilmeye başlamış, Sovyet ilerleyişi de Alman ordusunu Balkanlar’da açmaza sürüklemiştir. Böyle bir ortamda, Yugoslavya’daki Naziler’in kaderi, yakıt tedariki gibi kritik konulara bağlıdır. Saraybosna da bu noktada yalnızca bir şehir değil, stratejik bir nokta hâline gelir.

Almanların planı nettir: “Laufer Operasyonu” adı verilen gizli bir sevkiyatla Saraybosna’daki yakıt depoları kullanılarak geri çekilme güvence altına alınacaktır. Ancak hesaba katılmayan bir unsur vardır: Direniş. Ve bu direnişin merkezinde, kimliği belirsiz, yüzü neredeyse hiç bilinmeyen bir isim durur: Valter.

Valter, klasik anlamda bir kahraman değildir. Onu farklı kılan şey, görünmezliğidir. Film boyunca Valter’in kimliği bir sır olarak korunur; o, tek bir bedende somutlaşmış bir figürden ziyade, şehrin damarlarında dolaşan bir irade gibidir. Alman subaylarının aylarca süren sorgulamalarına, istihbarat çabalarına rağmen Valter’in kimliğine ulaşamaması, aslında filmin vermek istediği mesajın ilk ipuçlarını sunar: verilen bu mücadele bireysel değil, kolektiftir.

Hikâyeye bu noktada casusluk unsurları da dâhil olur. Almanlar, direnişi içeriden çökertmek amacıyla sahte bir Valter yaratır ve bu kimlikle direnişin içine sızmayı dener. Bu hamle, filmin dramatik gerilimini önemli ölçüde artırırken, aynı zamanda “gerçek” ile “sahte” arasındaki çizginin nasıl bulanıklaşabileceğini de gösterir. Ancak ne olursa olsun, bu direniş bozulmaz.

Filmin en çarpıcı bölümlerinden biri, yakıt trenine yönelik sabotaj planıdır. Partizanların Alman hatlarına sızarak trenin kontrolünü ele geçirmesi, ardından zekice kurgulanmış bir manevrayla yakıt sevkiyatını imha etmesi, yalnızca aksiyon açısından değil, anlatı ritmi bakımından da son derece etkileyicidir.

Ancak tüm bu aksiyon ve gerilim unsurlarının ötesinde, Valter brani Sarajevo’yu unutulmaz kılan şey final sahnesidir. Alman subayı von Dietrich’in, şehre bakarak söylediği o meşhur cümle: “Şu şehri görüyor musun? İşte o, Valter.”

Bu replik, yalnızca bir diyalog değil, filmin bütün ideolojik omurgasını özetleyen bir manifesto gibidir. Valter artık bir kişi değil; Saraybosna’nın kendisidir. Direnişin adı, bir insanın ötesine geçip bir şehrin kimliğine dönüşmüştür.

Bu yönüyle film, klasik kahraman anlatılarını ters yüz eder. Tek bir “seçilmiş kişi” fikrini reddeder ve onun yerine kolektif bir kahramanlık anlayışı önerir. Bu da filmi yalnızca bir savaş filmi olmaktan çıkarıp, politik ve sosyolojik bir metne dönüştürür.

Filmin etkisi yalnızca Yugoslavya ile sınırlı kalmamış, özellikle 1970’lerde Çin’de büyük bir yankı uyandırmıştır. Kültür Devrimi sonrası dönemde gösterime giren film, Çinli izleyiciler tarafından büyük bir ilgiyle karşılanmış; Valter karakteri bir popüler kültür ikonuna dönüşmüştür. Öyle ki, karakterin adı ve yüzü bira etiketlerinde yer almış, film çizgi romanlara uyarlanmış ve hatta bir rock grubuna ilham kaynağı olmuştur. Bu durum, sinemanın ideolojik sınırları aşabilen evrensel gücünü açıkça ortaya koyar.

Filmin arka planında ise gerçek bir hikâye yatar. Valter karakteri, II. Dünya Savaşı sırasında Saraybosna’da direnişin önemli isimlerinden biri olan Vladimir Perić’ten esinlenmiştir. Bu tarihsel bağ, filmi yalnızca dramatik bir kurgu olmaktan çıkarıp, aynı zamanda bir anma ve saygı duruşu hâline getirir.

Öte yandan, filmin üretim sürecine dair detaylar da en az hikâyesi kadar dikkat çekicidir. Çekimlerin büyük bölümü Saraybosna’da gerçekleştirilmiş, şehir adeta filmin bir karakteri gibi kullanılmıştır. Ayrıca ilginç bir anekdot olarak, bir sahnede başrol oyuncusu Velimir ‘Bata’ Zivojinovic’in yanlışlıkla silah yerine süpürgeyle aksiyona girdiği ancak bunun çekim sırasında fark edilmediği bilinir. Bu tür detaylar, filmin insani yönünü ve üretim sürecinin doğallığını gözler önüne serer.

Yönetmen Hajrudin Krvavac’ın kaderi ise filmin taşıdığı tarihsel yükü daha da ağırlaştırır. Krvavac, yıllar sonra Bosna Savaşı sırasında Saraybosna’da yaşanan kuşatma ve yokluk koşullarında hayatını kaybetmiştir. Bu trajik gerçek, filmi retrospektif olarak izlediğimizde bambaşka bir anlam katmanı oluşturur: Bir zamanlar direnişi anlatan bir sanatçının, benzer bir kaderin içinde yaşamını yitirmesi, tarihin acı ironilerinden biridir.

Bugün, Valter brani Sarajevo hâlâ izleniyor, tartışılıyor ve anılıyor. 50. yıl dönümünde Saraybosna’da açık hava gösterimleriyle kutlanması, ve adına bir müzenin yapılmış olması, filmin yalnızca bir sinema eseri olmadığını, aynı zamanda yaşayan bir kültürel miras olduğunu kanıtlar nitelikte. Çünkü bazı hikâyeler, anlatıldıkları dönemi aşar ve kolektif hafızanın kalıcı parçalarına dönüşür.