Zagreb’de Kalanlar

Bazı şehirler geçmişlerini müzelerde saklar. Bazıları sokaklarında gezdirir. Zagreb ikisini de yapıyor. Üstelik her gün saat on ikide bir top patlatarak geçmişi hatırlatmayı da ihmal etmiyor. Hırvatistan’ın başkentinde dolaşırken insanın dikkatini önce mavi tramvaylar çekiyor. Aralarında Yugoslavya döneminden kalma modeller de var. Bir zamanlar başka bir ülkenin insanlarını taşıyan vagonlar, şimdi başka bir ülkenin sokaklarında yol alıyor. Devletler değişiyor, sınırlar değişiyor, tramvayın güzergahı kalıyor.

Zagreb’in bu tarafını seviyorum. Geçmişini sürekli anlatmaya çalışmıyor. Yaşatıyor.

Ana tren istasyonunun karşısındaki Kral Tomislav Meydanı’nda duruyoruz, ben, Berna ve Demir. At üzerindeki kral heykeli, geniş yeşil alan ve arkasındaki Sanat Pavyonu şehre neredeyse tiyatral bir giriş veriyor. İstasyon 1892’de yapılmış. Bir zamanlar İstanbul ile Avrupa arasında çalışan Orient Express‘in yolcularını da ağırlamış.

Bir meydanın ortasında durunca bazen şehrin planını değil, insanların hareketini okuyorsunuz. Gelenler, gidenler, bekleyenler… Herkes başka bir yere yetişiyor ama meydan yerinde duruyor.

Yukarı şehre, eski surların bulunduğu Gradec’e çıktığımızda Zagreb başka bir yüzünü gösteriyor. Strossmayer gezinti yolu, kestane ağaçları ve aşağıdaki kırmızı çatılarla bir park gibi uzanıyor. Bir bankta şehri seyreden bronz şair Antun Gustav Matoš da orada.

Şehrin yukarıdan görünüşünde tuhaf bir düzen var. Sokaklar birbirini kesiyor, çatılar ayrı yönlere bakıyor ama bütünde bir ölçü hissediliyor. İnsan bazen bir şehri anlamak için sokaklarında kaybolmalı, bazen de yukarı çıkıp parçaların nasıl birleştiğine bakmalı.

Tam bu civarda Lotrščak Kulesi var.

Zagreb’de her gün saat on ikide buradan top atılıyor. Geleneğin başlangıcı 1877. Asıl amaç şehirdeki saatleri eşitlemek. Ama bir de Osmanlı hikayesi anlatılıyor. Derler ki, kuşatma tehdidi altındaki şehirden atılan bir top Osmanlı komutanını korkutmuş ve ordu geri çekilmiş.

Tarihçilerden ziyade şehir efsanelerinin sevdiği türden bir hikaye.

Ben buna Zagreb’in günlük “Bugün de Osmanlı gelmedi” töreni diyorum.

Düşünsenize, bir şehir neredeyse yüz elli yıldır her öğlen aynı sesi duyuruyor. Tehdit ortada yok, eski sınırlar yok, o dönemin insanları yok. Ama ritüel devam ediyor. Turisti de bol bir etkinlik tabi.

İnsan zihni de böyle değil mi? Yaşadığımız şey sona eriyor ama ona bağladığımız davranış bazen yıllarca sürüyor.

Belki bu yüzden Zagreb’deki en ilginç yerlerden biri Kırık İlişkiler Müzesi.

Museum of Broken Relationships.

Olinka Vištica ve Dražen Grubišić’in kendi biten ilişkilerinden doğan fikir, zamanla dünyanın farklı yerlerinden gelen ayrılık hatıralarının sergilendiği bir müzeye dönüşmüş. Mektuplar, gündelik eşyalar, küçük hediyeler… Bir zamanlar iki insan arasında anlam taşıyan nesneler, artık hiç tanımadıkları insanlara hikaye anlatıyor.

Aslında Yugoslavya’nın kendisi de büyük aşkların, ayrılıkların ve yarım kalmış hikâyelerin coğrafyası. Zagrebli oyuncu Mira Furlan’ın Sırp yönetmen Goran Gajić’e aşkını düşünün. Birlikte olabilmek için Zagreb ile Belgrad arasında gidip gelirken Yugoslavya dağılıyor. Savaş, milliyetçilik ve tehditler yüzünden ülkelerini terk etmek zorunda kalıyorlar. Ama ilişkileri devam ediyor. Bir ülke parçalanırken iki insanın birbirine tutunması… Sonra Tito ile Jovanka geliyor aklıma. 1952’de neredeyse gizlice evleniyorlar, yıllar sonra aynı evin içinde bile birbirlerinden uzak düşüyorlar. Bir de Yugoslav sinemasının unutulmaz çifti Milena Dravić ile Dragan Nikolić var. 1970’te bir çekim arasındaki öğle tatilinde evlenip yaklaşık 46 yıl birlikte kalıyorlar. Üç ayrı hikâye. Birinde savaş iki insanı yurdundan ediyor, diğerinde iktidar aynı evdeki iki insanı birbirinden uzaklaştırıyor, sonuncusunda ise aşk zamana direniyor. Düşününce, Kırık İlişkiler Müzesi yalnızca biten aşklara değil, bütün bu coğrafyanın geçmişine de yakışıyor. Çünkü bazen iki insan ayrılıyor, bazen koca bir ülke. Ve geriye hep bir şey kalıyor.

Burası bence yalnızca ayrılıkların müzesi değil. İnsanların bir şeyi neden sakladığının müzesi.

Çünkü bir ilişkinin bitmesiyle ona ait anlamın bitmesi aynı şey değil. Bir nesnenin maddi değeri sıfıra yaklaşırken hatırlattığı şeyin ağırlığı artabiliyor. Hafıza, eşyayı değil, eşyanın etrafında kurulmuş ilişkiyi saklıyor.

Biraz önce top sesiyle geçmişini hatırlatan şehir, şimdi küçük nesneler aracılığıyla insanların geçmişlerini anlatıyor.

İkisi de yokluğu görünür kılmanın başka bir yolu.

İşin tuhafı, biz Zagreb’i üç kişi geziyoruz. Eşim, oğlum ve ben. Biten ilişkilerin saklandığı bir müzeyi konuşurken, birlikte geçirdiğimiz bir günün hatırasını da fark etmeden oluşturuyoruz.

Hangimizin bu yolculuktan yıllar sonra neyi hatırlayacağını bilmiyorum. Mavi tramvayları mı, tepeden görünen şehri mi, yoksa öğlen patlayan topu mu?

Belki hiçbirini.

Belki o gün birlikte olduğumuzu hatırlayacak.

Zagreb bana biraz bunu düşündürdü. İnsan her şeyi yanında götüremiyor. Bazılarını müzeye bırakıyor, bazılarını bir şehrin alışkanlığına dönüştürüyor, bazılarını da bir çocuğun hafızasına.

Saat on ikide top yeniden patlayacak.

Tramvaylar yollarına devam edecek.

Müzede birilerinin eski aşkları sergilenecek.

Biz Zagreb’den ayrılacağız.

Ama bir yerden ayrılmak, orada bıraktığımız her şeyin bittiği anlamına gelmiyor.