Benden Bulgaristan‘ın “çalga” müziği hakkında yazı yazmamı istediler: Ama ben böyle “müzik kritiği yapayım, sosyolojik analiz kasayım” falan diye girersem bu yazıya işin içinden çıkamam. Çünkü çalga analiz edilmez, çalga yaşanır. O ilk ritim vurduğu an, hani o sipsinin feryat figan başladığı, darbukanın insanın ciğerine işlediği o saniye var ya… İşte orada beyin devre dışı kalır, çalga vücudunu ele geçirir.
İstersen biraz daha detaylı anlatayım çalga nasıl bir şey: Bir mekandasın, elinde buz gibi bir kadeh rakı, masada domatesli peynirli Şopska salatası duruyor. Derken DJ, Azis’ten ya da Galena’dan bir giriş yapıyor. O an, omuzların senden bağımsız hareket etmeye başlıyor. Sol omzun “haydi” diyor, sağ omzun “başlıyor” diyor. O masadaki peçeteler neden var sanıyorsun? Bir yerleri silmek için mi? Asla! O peçeteler havaya fırlatılmak, bir kar fırtınası gibi mekanı kasıp kavurmak için var.
Biraz da kliplerden konuşalım: Kliplerdeki o aşırı makyajlar, devasa dudaklar, parıl parıl parlayan takımlar falan dışarıdan bakana komik gelebilir. Ama o müziğin içine girince, o neon ışıkların altında ter dökerken her şey çok anlamlı görünüyor. Kliplerde kalçalar yerçekimine meydan okur, kollar sanki görünmez bir ipi çekiyormuş gibi havada süzülür.
Hani bazen şarkı sözlerini anlamazsın ya, zaten anlamana gerek de yok. “Opa!”, “Hop-tara-ri-ra!” dedin mi Balkanlar’ın tüm kapıları sana açılır. O ritim öyle bir şey ki, sanki damarlarındaki kanın temposunu değiştiriyor gibi… Bir yandan hüzünlü bir keman inliyor, “Ah yandım bittim” diyorsun; tam ağlayacakken güm diye bir bas vuruyor, kendini masanın üstünde buluyorsun.
Çalga budur işte. Ayıptır, günahtır, rüküştür falan diyenlere bakma sen. O ilk ritim başladığında herkesin ayağı masanın altında ritim tutmaya da başlıyor, biliyoruz. Bu müzik seni olduğun yerden alır, en dertli anında bile “Boşver be!” dedirtip göbek attırır. Şov yapmıyoruz burada, gerçekten o ruh halinden bahsediyorum. Ter içinde kalana kadar durmak yok!



