BALKANLAR’IN MEKÂNSAL HAFIZASI: BAYRAMPAŞA

İnsan bir mekândan ayrıldığında, mekân da ondan ayrılır mı? Bir şehir gerçekten geride bırakılabilir mi? Çocukluğun sesleri, bir sokağın gölgesi, bir avlunun sessizliği sınırların ötesinde yaşamaya devam edebilir mi? Yoksa şehirler yalnız haritalarda mı kalır? İnsan bir yerden giderken ardında yalnız evleri ve sokakları mı bırakır? Yoksa o yer de insanla birlikte yeni bir yolculuğa mı çıkar?

Belki de bu soruların cevabı, mekânı yalnız taş ve topraktan ibaret görmemekte saklıdır. Mekân, üzerinde yaşadığımız yerden çok daha fazlasıdır. Hayatların, seslerin ve alışkanlıkların insan ruhunda bıraktığı izlerle varlığını sürdüren görünmez bir hafızadır. Her hayat, geçtiği mekânda görünmeyen bir iz bırakır. Zamanla bu izler birikir ve şehrin hafızasına dönüşür. Bu hafıza taşlarda ve duvarlarda saklı kalmaz; insanın ruhuna çekilir, bakışına, sesine ve dünyayı yorumlayışına karışır. Böylece şehirler insanın içinde yaşamaya devam eder.

Ne var ki gün gelir yollar ayrılığa düşer, evler geride kalır. İnsan başka ufuklara yürür fakat ayrıldığı şehir yerinde kalmaz, onunla yol alır. Bu yüzden göç edenler gittikleri yere değil, bıraktıkları yere aittir. İnsan daima ayrıldığı yerin haritasını kalbinin kıvrımlarında taşımaya devam eder. Yeni bir şehre yerleşse de eski şehir ondan kolayca çıkıp gitmez. Hafızasının derinliklerinde yaşamayı sürdürür. Bazen bir kokuda, bazen bir seste, bazen de farkına varmadan kurulan bir cümlenin içinde yeniden ortaya çıkar. Zamanla anlar ki içinde taşıdığı şey yalnız hatıralar değildir. Kalbinin derinliklerinde bir şehrin mevsimleri, bir mahallenin sesleri ve bir coğrafyanın yıllar boyunca biriktirdiği hayat da yaşamayı sürdürür. Böylece insan, farkında olmadan yalnız kendinin değil, ait olduğu mekânın da taşıyıcısına dönüşür. Bir coğrafyanın hafızasını, gündelik hayatını ve yıllar boyunca biriktirdiği ruhu beraberinde taşır. Geride bırakıldığı sanılan şehirler, insanların içinde yolculuk etmeye devam eder; onların sesiyle konuşur, onların hatırladıklarıyla hatırlanır.

Balkanlardan yola çıkanların hikâyesi de böyledir. Bir tren düdüğüyle, bir sınır kapısının sessizliğiyle, bir vedanın boğazda düğümlenen son kelimesiyle başlayan uzun bir yolculuktur. Arkada kalan yalnızca bir ev değildir. Bir akşamüstü ışığıdır. Bahçede kurumaya bırakılmış çamaşırların rüzgârla konuşmasıdır. Yağmurdan sonra taş sokakların üstüne sinen toprak kokusudur. Gidenler bunların hiçbirini yanlarına taşıyamaz sanılır. Oysa en çok bunları taşırlar yanlarında. Mekân, hafızanın içine yerleşir. Bavulda eşyalar olsa bile aslında gönülde ve hafızada mekânın izleri doludur.

Beden yeni bir şehre vardığında ruh bir süre daha eski sokaklarda dolaşır. Yeni evin penceresinden bakarken eski mahallenin seslerini arar. Yeni kapının tokmağına dokunurken, yıllar önce bırakılan kapının soğukluğunu hatırlar. İnsan yeni bir şehrin içinde yaşar ama hafızasında yer eden asıl şehir, insanın içinde yaşamaya devam eder. Hafızasına yerleşir, seslerine karışır hatta çocuklarına miras kalır. Bazen bir yemek tarifinde, bazen bir düğün türküsünde, bazen de kimsenin fark etmeden kullandığı bir kelimede yaşamaya devam eder. Göç yalnızca bir ayrılığın hikâyesi olmaktan çıkar. Bir şehrin başka bir şehirde yeniden kök salmasının hikâyesine dönüşür. Yolların taşıdığı sesler, kelimeler ve alışkanlıklar zamanla yeni bir toprağa tutunur. Böylece bir şehir ya da bir semt, kendisinden çok daha uzak coğrafyaların yankısını taşımaya başlar.

İnsan, orada yürürken yalnız bugünün sokaklarında değil; geçmişten bugüne uzanan görünmez bir hatıra koridorunda dolaşır. Koridorun duvarlarına sinen hatıralar kolay kolay çekip gitmez. İnce bir tül gibi bugünün üzerine serilir; seslerden, kokulardan ve kelimelerden kendine yeni bir yurt kurar. İşte İstanbul’un üstünde de ince bir Balkan tülü serilmiş gibidir. Görünmez; ama ışık doğru açıdan vurduğunda Bayrampaşa hemen kendini belli eder. Sokaklarında yürürken insan yalnızca İstanbul’un sesini duymaz. Neretva’nın, Vardar’ın akış sesini duyar aynı zamanda. Bayrampaşa’nın içinden görünmeyen bir nehir gibi akar Balkanlar. Bir evin fırınından yükselen börek kokusunda, sokakta karşılaşılan bir selamda, büyüklerin birbirine seslenirken kullandığı kelimelerde Balkan şehirlerinin yankısı vardır.

İstanbul’un ortasında duran sadece kulağını verenin Balkanları duyabildiği; Balkanlardan taşınan mekânsal hafızanın bugün hâlâ nefes aldığı bir yerdir Bayrampaşa. Burası, hafızasını koruyan bir coğrafyanın devamıdır. İstanbul’un ortasında, görünmeyen ama duyulan bir Rumeli’dir. Sokak isimlerinde, Balkan mutfağının taşıyıcısı köftecilerinde, Mostar adındaki üst geçidinde, Aliya İzzetbegoviç’in adını yaşatan okullarında, sesi sokaklara taşan türkülerinde, Balkanlardan taşınan o ince iklim hâlâ dolaşır semtin tüm mahalle aralarında. Yıllar önce sınırları aşıp denizleri geçip gelen insanlar, hâlâ geldikleri toprağın kokusunu üzerinde taşıyordur burada. Bir harfin uzatılışında, bir sesin yuvarlanışında, bir hitabın sıcaklığında Bosna’nın, Kosova’nın, Makedonya’nın, Bulgaristan’ın gölgesi gezinir adeta. Bayrampaşa yalnızca İstanbul’da bir semt olmanın yanı sıra Balkan kültürünün, ruhunun ve dillerinin Türkiye’de yaşatıldığı çok kapsamlı bir hafıza katmanıdır. İnsanların yaşattığı kültür, koruduğu hafıza ve nesilden nesile aktardığı alışkanlıklar bir semti sıradan bir yer olmaktan çıkarıp bir aidiyete dönüştürür. Kültür ve insan, mekânın sessiz taşlarına ses verir; ona kimlik ve ruh kazandırır. Rumeli, yalnız geçmişte kalmış bir coğrafya olmaktan çıkar. Bayrampaşa’nın sokaklarında kültürün derin hafızası olan dillerin konuşulmasıyla yeniden nefes alır.

Bir kelimenin telaffuzunda Eski Zağra’nın gül kokulu bahçeleri saklıdır. Bir cümlenin öznesinde Üsküp’ün eski çarşısı yaşar. Prizren’in taş sokakları bir kelimenin kıvrımında yürür, İşkodra’nın rüzgârı bir telaffuzun arasından geçer, Mostar’ın köprüsü bir cümlenin iki yakasını birbirine bağlamayı sürdürür. Dilde yaşayan her kelime, unutulmamaya direnen bir sokaktır. Her telaffuz, haritadan silinmiş olsa da kalpten silinmeyen bir şehirdir. Belki bu yüzden dil, yalnızca anlaşmanın değil, hatırlamanın da aracıdır. İnsan konuşurken yalnız kendini anlatmaz; kendinden önce gelenleri, onların yaşadığı şehirleri ve o şehirlerin bıraktığı izleri de anlatır. İnsanın ağzından dökülen tek bir kelime, ardında bütün bir Rumeli’yi; nehirleriyle, taş köprüleriyle, akşam ezanlarıyla, avlularında açan gülleriyle birlikte taşımaya yeter.

Bazı coğrafyalar toprağa değil, insana yerleşir. İnsanların içinde kök salar; dillerinde çiçek açar. Yıllar geçse de şehirler değişse de nesiller birbirini takip etse de o eşsiz Rumeli havası kaybolmaz. Bir semt olur, bir kelime olur, bir hatıra olur ve yaşamayı sürdürür. Tıpkı Bayrampaşa’nın mahalle aralarında hâlâ dolaşan o Balkan rüzgârı gibi.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir